Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 02:09 | etiket:  

 

 

ERGUN BABAHAN
 

 

'Türk Korkusu'

Avrupa'dan Afrika'ya kadar uzanan bir coğrafyada hüküm sürmüş bir imparatorluğun sadece iyi yönleriyle hatırlanması mümkün değildir.
Osmanlı, özellikle Avrupa'da Türk ve Müslüman kimliği birbiriyle karıştırılarak güçlü bir imaj yaratmış gerçekten de.
Günümüzde Avrupa'da sürmekte olan "kötü Türk" imajının kökeni tarihe dayanıyor.
Jorge Luis Borges, Kartaca'nın kötü imajını Roma'nın yarattığını; Türk'ün kötü imajının yaratıcısının ise Avrupa olduğunu söylerken önemli bir noktaya parmak basmaktadır.
İspanyolların, Müslüman kimliğinden dolayı Magriplilerle Türkleri karıştırıp tehlike alarmı için "Hay moros en la costa" (Sahilde Magripliler var) demesi; Yunanca'da günümüzde de kullanılan ve "çabuk çabuk" anlamına gelen "Prin na erthoun oi Tourkoi" (Türkler gelmeden önce) deyimi hep bu imajın yansımalarıdır.
Aynı şekilde İngilizce "hord", İtalyanca "orda" kelimelerinin kökeni de çapulcu, talancı ordusu anlamına gelmekte olup kökeni Türkçe "ordu" kelimesine dayanmaktadır.
Don Kişot'un yazarı Cervantes'in İnebahtı'da savaşırken esir düşmesi ve 5 yıl Türklerin elinde kaldıktan sonra kaleme aldıkları da Türklerin Batı'da kötü bir imaj oluşturmasına katkıda bulunmuştur.
Avrupa ile bugün yaşanan sıkıntıların altında Batı'da var olan bu "Türk korkusu" yatmaktadır.
Din de bu korkunun bir unsurudur, çünkü Osmanlı tarihi aslında Katolik Papalık'la mücadelenin de tarihidir bir anlamda.
Osmanlı'nın kendisi de bu imajın oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Çünkü özellikle Kanuni döneminden itibaren Batı'ya doğru ilerlerken halkın kafasında, talan eden, esir alan, kılıçtan geçiren bir Türk imajı olmasının avantajını yaşamıştır.
Çünkü Prof. Halil İnalcık'ın anlatımıyla Osmanlı kuşattığı kent ve kalelerde yaşayanlara üç kere "teslim ol" çağrısı yapıyor, teslim olanlara vergi ödemeleri kaydıyla dokunmuyordu.
Direnenlerin
akıbeti ise kulaktan kulağa yayılıyordu.
İstanbul'un fethinden sonra bir İngiliz tarihçinin şu kaydı bu açıdan dikkat çekicidir:
"Yüce Tanrımızın yüceltildiği onca tapınak vahşice saldırıya uğradı, bu korkunç ve iğrenç insanlar tarafından onca bakire kirletildi, evli ve dul kadınlar zorlandı, onca asilin, onca delikanlının ve ihtiyarın kafası uçuruldu ve bir o kadarı da sefil esaret hayatına sürüklendi. Hıristiyan halkına onca zulüm ve eziyet ettiler."
Bu, yaşananların ötesinde, yazıyla güçlendirilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılmış bir imajdır ve etkisi günümüzde de sürmektedir.
Günümüzde Türkiye denilince kimilerinin aklına hâlâ fesin gelmesi bu nedenledir.
Yüzyıllar boyunca Türk'ün Avrupa'daki imajı ucu kıvrık Arap kılıcı ve tülbent olmuştur aslında.
Tarihten gelen önyargılarla güçlendirilmiş bir ilişki biçimimiz var.
Bunca değişim ve dönüşümden sonra Batı'nın Türklere hâlâ "öteki" diye bakmasının derinlerinde tarihi ilişkilerin de bir rolü olduğu yadsınamaz.
Geçmişi iyi bilirsek, geleceği daha iyi kurabiliriz.
Bu konuda Doğan Yayınları'ndan çıkan "Avrupa'da Türk Düşmanlığının Kökeni, Türk Korkusu" keyifle okunacak bir başucu kitabı niteliğini taşıyor.
Bu yazıyı, Özlem Kumrular'ın bir solukta okunan kitabındaki bilgilerden derledim.


 
Şub
10
    

 

EMRE AKÖZ
 

 

 

İmza vermeyenlerin göz ardı ettiği tehlike

Liberal demokrat, sol liberal ya da sol demokrat gibi sıfatlarla anılan... AKP'nin ve hükümetin, özellikle AB'ye üyelik yönündeki hemen her girişimini destekleyen... Üstüne üstlük kendileri de " üniversitede türbana serbestlik " isteyen bazı öğretim üyeleri, bu yöndeki bildiriye imza koymadı.
Bildiriye imza vermeyenlerin görüşlerini birkaç maddede özetlemeye çalışayım:
- "Üniversite bir kurum olarak özgür değil. AKP türbanda odaklanarak diğer sorunları es geçiyor."
- "AKP'nin asıl hedefi, yaklaşmakta olan yerel seçimlere yatırım yapmak."
- "Türban sorunu elbette çözülmeli ama yöntemi bu olmamalı. Yangından mal kaçırır gibi iş yapıyorlar."
- "22 Temmuz seçimlerinde yüzde 47 oy alan AKP, ne yaparsa yapsın destekleneceğine inanıyor."
- "Türban meselesini böyle çözmeye çalışacağına, geniş bir demokratikleşme paketi içinde ele alabilirdi. Ama parti, reformculuğunun sınırlarına dayandı. Milliyetçiliği öne çıkmaya başladı."
- "Özgürlükçü bir yeni Anayasa bağlamında bu sorun da çözülürdü."

AKP tek başına yapamazdı
Bu saptamaların ve itirazların bir kısmına ben de katılıyorum. Ancak haksızlık da etmemek gerek.
Şu soruyla başlayalım: AKP kendi başına üniversitede türbana serbestlik getirebilir miydi?
Bu partinin yüzde 47 oyla ve 340 milletvekiliyle Meclis'te yer aldığı doğru. Ancak "türban" kararını kendi başına alamaz.
Çünkü türban diğer konulardan farklı... 2007 ilkbaharında burada neler tartıştığımızı hatırlayın: Türkiye'de " bürokratik elit " adını verdiğim bir kesim var.
Bu kesim, maddi ve manevi imtiyazlarını savunurken çeşitli değerleri kullanıyor. Bunların başında da laiklik ilkesi geliyor. Üniversitede türban yasağının laiklikle hiçbir alakası yok. Ama sanki varmış da, türban serbest kalırsa, laiklik elden gidermiş gibi bir hava yaratılıyor.
Yine defalarca altını çizdiğimiz gibi bürokratik elitin, siyasette ve toplumda uzantıları ve müttefikleri var.

Sayısı az, gücü çok
Birkaçını sayalım: CHP, İP, TKP gibi küçüklü büyüklü partiler... Çoğu profesyonellerden oluşan, kentli, laikçi orta sınıf ... Alevilerin bir kısmı... Bazı sivil toplum kuruluşları (mesela Atatürkçü Düşünce Derneği, Lions-Rotary tipi dernekler, kulüpler)...
Ayrıca, gündemdeki konuya göre, TÜSİAD ve benzeri ekonomi temelli kuruluşlar da bürokratik elitle ittifaka girebiliyor.
Unutmayalım: Yuvarlak hesapla toplumun yüzde 30'unu oluşturan bu kesimlerin medyadaki "etkisi, gücü, oranı" yüzde 70 ... Hatta daha da fazla. Bitmedi: Bir de " O partiye kapatma davası açılabilir " diye aba altından sopa gösteren "savcılar" var!
İşte böyle bir bloğa karşı AKP tek başına mücadele edemezdi. O da MHP ile ittifak yaptı. DTP de " evet " diyeceğini açıkladı. Ve nihayetinde Anayasa değişikliği dün Meclis'te kabul edildi.
Peki, tasarı bir paket halinde gelseydi ne olurdu? Mesela Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesiyle birlikte?
İşte o zaman MHP, AKP'yi yalnız bırakırdı. " Arkadaş, kusura bakma, türbana özgürlükten yanayım ama 301 'in AB'nin istediği biçimde değiştirilmesini tabanıma anlatamam " derdi.

Yeni Anayasa zedelenirdi
Peki, yeni Anayasa içinde olsaydı?
O zaman da " Bu Anayasa'nın aslında tek amacı var, o da türbanı özgür kılmak " diye yaygara kopardı. Böylece yeni Anayasa'daki en olumlu maddeler dahi şaibe altında kalırdı.
Özetle: Türbanın, diğer öğelerden soyutlanarak ele alınması doğru bir stratejidir.
Artık diğer konulara geçebiliriz:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan, " 2008 Avrupa Yılı Olacak " sözünü verdi. İşte bunu sıkı biçimde takip etmek gerekiyor.
TCK 301 kalkacak mı?.. Alevilerin sorunları halledilecek mi? Azınlık vakıflarının durumu ne olacak? Dink cinayeti aydınlatılacak mı? Ergenekon davasında sonuna kadar gidilecek mi? YÖK yasası değişecek mi? Kürt meselesinde hangi açılımlar yapılacak?


 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 02:06 | etiket:  

 

 

 

Volvo'dan öndekine 'çarptırmayan' araç

 

İsveçli otomobil üreticisi Volvo 'CitySafety system' adını verdiği, otomobillerin en taraftan yaptığı kazaları engellemek için yeni bir teknoloji geliştirdiğini

 

duyurdu. Otomobilin dış tavanına yerleştirilen bir lazer sayesinde 35 kilometrenin altında seyreden otomobilin önündeki araçla mesafesi saniyede 50

 

kez hesaplanıyor. Sistem, öndeki aracın anı bir durma veya aracın gereğinden fazla yaklaşması durumunda otomatikman otomobilin yavaşlamasını

 

sağlayıp, otomobilin hızlanmasını da engelliyor. Yazın pazara sunulması beklenen bu teknolojiye sahip otomobilin satış fiyatının ise 57 bin YTL

 

civarında olması bekleniyor.



 
Şub
10
    
Türban neyi açıyor? YASAKÇILARIN BAHANESİ ÇOK, SAMİMİYETİ YOK
Emine Dolmacı - Murat Tokay
Başörtüsü yasağının çözümünde son noktaya gelindi. Artık iş, çıkacak Anayasa değişikliğinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanmasına kaldı. Yapılan bu değişiklikle, üniversitelerde yıllardır; ama son 10 yılda şiddetli bir şekilde süren yasak sona eriyor.

Süreçte, AK Parti ile MHP bir araya geldi ve hazırladıkları Anayasa değişikliğini Meclis’e getirme kararlılığını gösterdi. Asıl tartışma burada başladı, çözümden yana olanlarla yasağın sürmesini isteyenler arasındaki tartışmaların dozu gittikçe arttı. Hatta, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal fetvalar verdi, milletvekilleri ve akademisyenlerden de mizah ustalarını aratmayacak öneriler geldi. Ancak burada dikkati çeken nokta, başörtüsü yasağını savunanların dünkü ve bugünkü davranışları ve sözleri arasındaki çelişkilerdi. Söz gelimi, dün siyaset yoluyla çözülsün diyenler, bugün siyasî çözümü kabul etmiyordu. Dün mutabakat sağlansın deniyordu, bugün Meclis’te mutabakat sağlanınca buna karşı çıktılar. Meselenin çözümünü, Cumhuriyet’in ve devletin var oluş şartları ile ilintilendirecek kadar önemli bir yere koyuyorlar; ancak diğer taraftan da ‘ekonomi, işsizlik ve daha önemli sorunlar varken neden bu konuyu tartışıyoruz’ diyorlar. Hem ‘siyasî partiler olayı çözmeyerek istismar meselesi haline getiriyor’ diyorlar, çözmeye kalkıştığı zaman da ‘oy devşirmek için yapıyor’ diye yaklaşıyorlar. Yani kimse hak ve özgürlükleri savunma noktasında sonuna kadar gidem

iyor ya da tutarlı olamıyor. Özgürlüklere ‘evet’ deniyor; ancak hemen arkasına da bir ‘ama’ ekleniyor. Biz de özgürlükler konusunda samimi olmayanların, yani yasakçıların ‘bahanelerini’ sizin için derledik, ortaya nasıl bir şey çıktı dersiniz?..

Biz onları kimi zaman üniversiteye giremeyip kapı önünde gözyaşı dökerken, kimi zaman taşıdıkları pankartlarla yasağı protesto ederken, kimi zaman da el ele tutuşup yasağa karşı zincir oluştururken gördük. Başörtüsü yasağı üniversitelerin, bilim camiasının, öğrencilerin, düşünen, bugüne ve geleceğe ilişkin fikir üreten insanların sorunu oldu. Gazete haberleri, televizyon programları, kamuoyu anketlerinin sayfaları başörtülü kızlarla ilgili haberler, yazılar, fotoğraflar ve görüntülerle doldu taştı. Şimdi, yıllardır kafa yorduğumuz başörtüsü sorunu çözülüyor. AK Parti ve MHP, biraraya gelerek bir Anayasa değişikliği hazırladı ve bunu da Meclis’in onayına sundu. Oylamalardan sonra Cumhurbaşkanı’nın onayı ile sürecin sonuna gelinmiş ve konu gündemimizden düşmüş olacak.

Anayasa ve yasalarda yapılan yeni düzenlemedeki değişiklikler ya da kazanılan haklar, herkesi mutlu etmeyebilirdi. Nihayetinde öyle de oldu. Kimileri buna, ‘yeterli olmadığı’ gerekçesiyle karşı çıktı, kimileri kendisi gibi düşünenlere çağrıda bulunarak Anıtkabir’de toplandı, kimileri de topladığı imzalarla değişikliğe destek verdi. En renkli görüntüler ise Anayasa değişikliği yapılırken Meclis’te yaşandı. Tunceli bağımsız milletvekili Kamer Genç, çözüm olarak Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın eşlerinin başörtüsünü çıkarıp, “Vallahi de billahi de bu İslam dininin bir gereği değildir. Biz bunları çıkaralım. Siz de çıkarın, bu memlekette bu mesele hallolsun.” demelerini önerdi. Kadının saçının erkekte şehvet uyandırdığı kabulünü hatırlatan CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce de buna başka bir çözüm buldu: “Suçlu olan kadınlar değil ki, erkeklerin gözünü bağlayalım.” Parti grubunda yaptığı konuşmada milletvekillerinden geri kalmayan CHP Genel Başkanı ise fıkıh hocalarına taş çıkartacak bir mahiyette, “İbadetin şartları arasında bile tesettür yok. Bugün, İslamiyet’teki örtü yorumlarının en radikali gerçekleştiriliyor.” ifadesini kullandı.

Bu süreçte herkes kendi görüşünü dile getirdi ve tartıştı. Ama bir kesim de var ki, geçmişte sorunun ortaya koydukları çeşitli yöntemlerle çözüleceğini dile getiren akademisyen, siyasetçi ve sivil toplum önderleri, bugün kendilerinin işaret ettikleri noktaya gelinmesine rağmen yapılan değişikliklere karşı çıkıyor. Örneğin, dün Meclis’te çözülsün, mutabakat sağlansın veya yasa çıksın diyenler de, konuya laiklik veya özgürlükler noktasında karşı çıkanlar da, başörtüsünün bu kadar büyük sorun olmadığını, abartıldığını söyleyenler de kendisiyle çelişiyor. Bu isimler, kendi düşüncelerine uyan noktalarda, hak ve özgürlüklere ‘evet’ derken karşı çıktıkları noktalarda ‘hayır’ diyor, yapılacak düzenlemelerin arkasına bir ‘ama’ eklemekten öteye gidemiyorlar.


AKLA ZİYAN YASAK GEREKÇELERİ

Türban farz değil

Prof. Dr. Nusret Aras (Ankara Üniversitesi Rektörü): Türban farz değil. İslam dininde kaza uygulaması var. Bu kızlarımız bunu bir kaza olarak saymalıdırlar.

Türban kopya çekmeyi artırır

Prof. Dr. Mustafa Akaydın (Akdeniz Üniversitesi Rektörü): Cep telefonlarının bluetooth kulaklıkları var. O kulaklığı kulağına takan ve türbanla kapatan bir öğrenci sınava girdiğinde ne olacak? Dersteki erkek hocaysa türbanını açtırıp arama yapamaz. Yapsa cinsel tacizle suçlanır. Her derse kadın hoca mı vereceğiz.

Türbanlıya hak ettiği notu vermeyiz

Prof. Dr. Mesut Parlak (İstanbul Üniversitesi Rektörü): Türban kararı üniversitelerde barış ortamını zedeler. Bu gerginlik bizi bile etkileyecek. Belki hiç hakkımız olmadığı halde, türbanlı bir öğrenciye, cumhuriyet ilkelerinin kıyafetlerine aykırı diye hak ettiği notu vermeyeceğiz.

Türbanlı öğrenciye ders vermem

Prof. Dr. Ufuk Yiğitsubay (İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi): ‘Atatürk ilkelerine ve Atatürk cumhuriyetini korumakta kararlıyız. Özgürlük denince bu da benim özgürlüğüm, ben türbanlı bir öğrenciye ders vermek istemiyorum’

Üniversiteye kilit vururuz

Prof. Dr. Celal Şengör (İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi): Başörtüsüne izin verilmesi durumunda kilit asarız üniversitenin kapısına. Biz işimizi bırakırız. Çünkü üniversite üniversitelikten çıkar. Biz bu şartlarda hocalık yapamayız. Benim sebebi mevcudiyetim ortadan kalkar.


TUTARSIZLIK İÇİN NE DEDİLER?

Özgürlükler pazarlıkla savunulamaz

Ömer Laçiner (Yazar-yayıncı): Eğer üniversitede türban kullananların başkaları üzerinde bir baskısından söz ediliyorsa bu ülkede kanunlar vardır, baskı yapacak olanlar bu kanunun yaptırımı ile karşılaşır. Bu ülkede insanlar birtakım ilkeleri, birtakım değerleri savunma olgunluğunda değiller. Özgürlüğü savunuyorsanız bu kayıtsız şartsız savunulur. Bunu savunuyorsam birileri bundan faydalanır diyemezsiniz. Bir pazarlık için savunulursa biz onların tutarsızlıklarını söyleriz. Bu şerefsizliktir, böyle bir şey söz konusu olamaz.

 

Yasakçılar tutarlı olmak zorunda değil!

Ferhat Kentel (Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi): Bana göre esas mesele bugün başörtüsü yasağını savunanların içinde bulundukları otoriter ve yasakçı zihniyet. Bu zihniyet her zaman için tehlike olarak gördüğü toplumsal taleplere karşı, başka bir toplumsal kesimin duyarlılıklarını araçsallaştırdı. Yani bu zihniyete sahip zümreler dün başka bir konuda yasakçı tavır sergilerken, bugün başörtüsünün yasaklanmasını istiyorlar ve yarın da başka bir konuda yasaklar arayacaklar. Toplumun üzerinde “efendilik” halini kaybetmek istemeyenler her zaman yasaklar sayesinde toplumu denetim altında tutmak istiyorlar. Bu denetimin sağlanması için de tutarlı olmak gibi bir durum söz konusu değil.

 

21. yüzyılda kadınlar örtünmemeli

Tufan Türenç (Hürriyet Gazetesi Yazarı): Ben 21. yüzyılda kadınların örtünmemesi gerektiğinden yanayım. İslamiyet’i çağın koşullarına göre yorumlamak zorundayız. Aksi halde biz de İslam âleminin durumuna düşeriz. Unutmayın İslamiyet’in en güzel ve anlamlı yaşandığı ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir.

 

Özgürlüğü savunanlar özgürlükten bihaber

Tuğçe Baran (Vatan Gazetesi yazarı): Kimse gerçek özgürlüğün ne olduğunu bilmiyor. AKP de bilmiyor karşı taraf da bilmiyor. Gerçek özgürlükten bahsediyorsak başörtüsü zulmü devam edemez ancak 301 de devam edemez. Türkiye’de özgürlüğü savunanlar özgürlükten bihaber. Hakiki bir demokrasiden hiç kimsenin haberi yok. Taraflar birbirlerine pek sevimli bakmıyorlar. ‘Çarşaflılar Arabistan’a gitsin’ diyen kişi de aynı, Üsküdar’daki ‘tövbe tövbe’ diyen amca da aynı.


ANTİTÜRBANİST TEZLER

1. Laiklik için tehdit mi değil mi?

Üniversitelerde başörtüsü yasağının sona ermesine karşı çıkanların en sık kullandığı argümanların başında ‘başörtüsünün laiklik için tehdit oluşturduğu’ tezi yer alıyor. Ancak, dünyanın hiçbir ülkesinde yükseköğrenimde başörtüsü yasağı yok. Laikliğin vatanı Fransa’da bile öğrenciler başörtüleriyle derslere girebiliyor. TESEV’in, 2006 yılında yaptığı “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” başlıklı araştırmasına göre de Türk halkının yüzde 73’ü laikliği tehdit altında görmüyor.

 

2. Uzlaşmaya evet mi hayır mı?

Başörtüsü sorununun çözümü gündeme geldiğinde hep ‘uzlaşma’, ‘toplumsal mutabakat’, ‘makul çoğunluk’ kavramları gündeme getiriliyor. Pek çok farklı kamuoyu araştırmasında toplumsal mutabakat anlamına gelecek ezici bir çoğunluğun yasağı haksız bulduğu gözardı ediliyor. Milliyet Gazetesi’nin 2003 yılında yaptırdığı kapsamlı araştırmada “Üniversitelerde türban yasağı olmamalıdır” diyenlerin oranı % 75.5 olarak çıkmıştı.

 

3. Özgürlük istiyor muyuz istemiyor muyuz?

Yasakçıların çoğu kendileri için sınırsız özgürlük istiyor. Söz konusu özgürlük başörtüsüne gelince, tavır değiştirerek kendileriyle çelişkiye düşüyorlar. Bir yandan kız çocuklarının okuması için ‘haydi kızlar okula’ kampanyası düzenlenirken, diğer yandan yasakla başörtülülerin eğitim hakkı engelleniyor. Yasakla kadınlara yönelik bir ayrımcılığa da imza atılıyor.

 

4. İstiklal Savaşı mı BOP mu?

Başörtüsü serbestisine karşı çıkanların bir kısmı da türban Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir aracı, bayrağıdır tezini savunuyor. Maraş ve Antep’te “İstiklal Savaşı” kıvılcımını “başörtüsü”nün başlattığı unutuluyor. Yine aynı çevrelerin türbanla ilgili söyledikleri gülünecek türden: “Türban, en bir sosyete giysisidir. Türbanla zeytin toplayamazsın, inek sağamazsın, fabrikada, tezgâhta iş göremezsin, hekim olarak hemşire olarak çalışamazsın, üniversite ve yargıç kürsüsünde oturamazsın.”

 

5. Meclis çözmezse kim çözsün?

Başörtüsü tartışmaları yıllardır devam ederken, başörtülü öğrencilerin üniversitelerde derslere girmesine karşı olan öğretim üyeleri, sivil toplum örgütü temsilcileri ve siyasi parti liderleri, “Kanunlar bunu öngörüyor, o yüzden başı kapalı derse giremezler. Bu konu Meclis’te çözülsün, o zaman herkes istediği gibi gelir.” diyordu. Şimdi Meclis kanun çıkarıyor ancak buna karşı çıkıyorlar.

 

6. Çoğunluğu mu azınlığı mı ilgilendiriyor?

Başörtüsü yasağının sürmesini isteyenler, başı açıkların özgürlüğünü korumak için yasağı savunduklarını iddia ediyorlar. Ancak yapılan kamuoyu araştırmalarına göre toplumun yüzde 75’i başörtüsüne özgürlük istiyor. Konu tartışılırken, ‘bu çoğunluğun meselesi değil’ tezini öne sürüyorlar. Ama Türkiye’de kırsalda ve kentlerde kadınların büyük bir kısmı başörtüsü kullanıyor, en azından herkesin ailesinde mutlaka başını örten birileri var.

 

7. Sorun büyük mü yoksa küçük mü?

Başörtüsü serbestisine karşı çıkanlar, başörtüsü sorununun çözümünü cumhuriyetin temel ilkelerine bağlayacak kadar çıkmaz bir sokağa sürüklüyorlar. Hem devletin ve cumhuriyetin var oluş koşulları ile ilintilendirecek kadar önemli bir yere koyuyorlar hem de ekonomi ve işsizlik gibi önemli sorunlar varken neden bunu tartışıyoruz diyorlar. Başörtüsüne hem önemli hem de önemsiz bir konum atfederek büyük bir çelişkiye düşüyorlar.

 

8. Çözülünce mi istismar olur sürerse mi?

Başörtüsü yasağını ve bu yasağın çözümüne ilişkin vaatleri siyaset kurumunun, bunun da ötesinde toplumdaki erkek egemen zihniyetin kullandığı söylenir. Mağduriyet edebiyatı yapıp, seçimlerde de bu şekilde taraftar toplandığı iddia edilir. Şimdi, AK Parti ve MHP çözüm için birliktelik yaptı ve sorunu çözüyor. Bu defa da olay, 2009’da yapılacak yerel seçimler öncesinde partilerin oy devşirdiği iddiasına götürülüyor.

 

9. Özgürlükler referanduma sunulur mu?

Hem ‘Temel hak ve özgürlükler referanduma sunulmaz.’ şeklindeki yasal ve ilkesel bir gerçeği seslendiriyorlar, hem de Anıtkabir’e yürüyen 2 milyon kişiden, mutabakat nerede diye onay bekliyorlar. Olayın ilkesel yönü bir yana, örneğin, bir grup ‘içki içilmesin’ diye sokağa çıksa, sivil toplum örgütleri de buna destek verse, içkiyi yasaklamak için mutabakat mı aranacak.

 

10. Üniversiteye ilk kez mi başörtülü girilecek?

Üniversitelerde başörtüsü serbest olursa toplum bölünür deniyor. Ancak başörtüsü üniversitelerde ilk kez serbest olmuyor. Bundan 10 yıl önce, yani 28 Şubat öncesinde başörtülüler üniversitede okuyabiliyordu. Bu yıllarda ne toplum bölündü, ne kimseye baskı yapıldı ne de başörtüsü kullananlar çığ gibi çoğaldı.


 
Şub
10
    
Yasaktan geriye, akıllara ziyan gerekçeler kaldı  
Başörtüsü yasağını savunan bazı profesörlerin ortaya attığı gerekçeler, yıllarca tartışılacak nitelikte. İşte ilginç çıkışlar: 'Türban farz değil, kızlarımız bunu kaza sayabilir', 'Türbanlının notunu kırabiliriz', 'Türban kopya çekmeyi artırır'.
 
 

Süreçte, AK Parti ile MHP bir araya geldi ve hazırladıkları Anayasa değişikliğini Meclis'e getirme kararlılığını gösterdi. Asıl tartışma burada başladı, çözümden yana olanlarla yasağın sürmesini isteyenler arasındaki tartışmaların dozu gittikçe arttı

, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal fetvalar verdi, milletvekilleri ve akademisyenlerden de mizah ustalarını aratmayacak öneriler geldi. Ancak burada dikkati çeken nokta, başörtüsü yasağını savunanların dünkü ve bugünkü davranışları ve sözleri arasındaki çelişkilerdi. Söz gelimi, dün siyaset yoluyla çözülsün diyenler, bugün siyasî çözümü kabul etmiyordu. Dün mutabakat sağlansın deniyordu, bugün Meclis'te mutabakat sağlanınca buna karşı çıktılar. Meselenin çözümünü, Cumhuriyet'in ve devletin var oluş şartları ile ilintilendirecek kadar önemli bir yere koyuyorlar; ancak diğer taraftan da 'ekonomi, işsizlik ve daha önemli sorunlar varken neden bu konuyu tartışıyoruz' diyorlar. Hem 'siyasî partiler olayı çözmeyerek istismar meselesi haline getiriyor' diyorlar, çözmeye kalkıştığı zaman da 'oy devşirmek için yapıyor' diye yaklaşıyorlar. Yani kimse hak ve özgürlükleri savunma noktasında sonuna kadar gidemiyor ya da tutarlı olamıyor. Özgürlüklere 'evet' deniyor; ancak hemen arkasına da bir 'ama' ekleniyor. Biz de özgürlükler konusunda samimi olmayanların, yani yasakçıların 'bahanelerini' sizin için derledik, ortaya nasıl bir şey çıktı dersiniz?..



 
Şub
10
    
teâruf | 10 Şubat 2008 02:00 | etiket:  
Papa'yı 'bizim çocuklar' vurdu!

Papa'yı 'bizim çocuklar' vurdu!
Papa suikastının peşinden yıllarca mekik dokuyan Roques, 'büyük şebeke'ye ulaşma yolunda hiç de sürpriz olmayan bulgulara ulaşmış

 


 

ERTUĞRUL MAVİOĞLU 

Türkiye'de aydınlar ve emekçi yığınlar açısından işkence ve ölümle yoğrulmuş kara bir dönemin başlangıcı olan 12 Eylül 1980 darbesini Beyaz Saray'a rapor ederken, "bizim çocuklar yaptı" ifadesini kullanan CIA Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze, Papa 2. Jean Paul suikastını da 'bizim çocuklar vurdu' diye mi bildirmiştir? Gazeteci Valeska von Roques'in 2001'de Almanya'da yayımlandıktan sonra nihayet Yordam Kitap'ın Türkçeye kazandırdığı Papa'ya Komplo adlı araştırmasını okuyunca, insanın içinden bu fantastik soruya olumlu yanıt vermek geçiyor.
Her bilgi tanıdık gelse de Papa'ya Komplo'nun başarılı bir araştırma olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kitabın başarısı da, Papa suikastıyla ilgili kimi zaman kasıtlı, kimi zaman da anlaşılamadığı ya da doğrulanmadığı gerekçesiyle satır aralarına gizlenmiş olan yüzlerce verinin üzerindeki tozu alıp, dezenformasyondan arındırarak yepyeni bir kurguyla önümüze sermesinden geliyor.
Papa suikastını yapan kişi zaten olaydan hemen sonra yakalanmış ve 'kim yaptı?' sorusu karşılığını bulmuştu. Ama yıllardır görüldü ki, failin ele geçirilmesi böylesi büyük suikastlar söz konusu olduğunda tek başına pek bir anlam ifade etmiyor. Aslolan, 'suikastın arkasında kimler vardı?' ve 'amaçları neydi?' sorularının yanıtlanmasıdır ki; araştırmacıların hâlâ bu konu üzerinde kafa yorması hiç de şaşırtıcı değil. Ama, ifadelerden ya da sesi çok çıkanların yaygaralarından yola çıkan araştırmacıların önünde başlangıçta, Ağca'nın 'bireysel teröristim' laflarına inanmak, ya da CIA yetkilisi Paul Henze-gazeteci Claire Sterling ikilisinin 'Suikastta Bulgar parmağı' tezlerine kapılmak dışında başka çıkar yol yoktu. Oysa 1990'lı yıllarda NATO menşeli Gladio gerçeğini tanıyan dünya, Ağca ve benzeri kontrgerilla tetikçilerine karşı bilgi bakımından 1980'li yılların başlarıyla kıyaslanmayacak kadar donanımlıydı. Ve yazdıklarına bakılırsa, Alman kadın gazeteci Roques'in, kontr gerilla tetikçilerinin arkalarında bir sümüklü böcek misali bırakmış oldukları izi doğru takip ettiği anlaşılıyor. Papa suikastının peşinden, Almanya, İtalya, ABD ve Türkiye arasında yıllarca mekik dokuyan, olayla ilgili bilgisi olduğuna inandığı herkesle görüşüp belgelere ulaşan Roques, 'büyük şebeke'ye ulaşma yolunda bakın hiç de sürpriz olmayan hangi bulgulara ulaşmış:
İpekçi suikastı öncesi on bin dolar: 1978 sonunda M. Ali Ağca'nın değişik banka hesaplarında toplam on bin dolar para birikmiştir. Hesaba para yatıran kişi her defasında Ağca'nın imzasını taklit etmişti (s. 20). 1978 sonlarında, yani İpekçi suikastından birkaç ay önce Ağca'nın banka hesaplarına para akıtanların kim olduğu ne yazık ki sır olma özelliğini koruyor. Belli ki bu bilgiye ulaşılsa, "İpekçi neden öldürüldü?" sorusu da yanıtını bulacak.
"Papa'yı vuracağım": Ağca, 1 Şubat 1979 tarihinde liberal günlük gazete Milliyet'in Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi'yi kurşunla öldürdüğü için ömür boyu hapis cezası almıştı. Ağca 28 Kasım 1979 tarihinde, faşist hareketteki yandaşlarının yardımıyla olacak, İstanbul'daki Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçar. Aynı akşam Milliyet gazetesine bir mektup postalar. Bu mektubunda Ali Ağca, 29 Kasım 1979 tarihinde iki günlük bir ziyaret için Türkiye'ye gelecek olan Papa'yı öldürme tehdidinde bulunur (s. 33). Ağca, İpekçi cinayetinden kısa bir süre sonra yakalandığında, kendisini sorgulayan polislere cezaevinde çok fazla kalmayacağını söylemiş ve bu sözünü tutmuştu. Ağca, Papa'yı vuracağı sözünü ise biraz gecikmeli de olsa yerine getirdi.
Pasaporlar Nevşehir'den: 12 Ağustos 1980 tarihinde Nevşehir'den alınmış TR-F 136635 numaralı pasaport 7 Ocak 1953'de aynı kentte doğmuş olan Faruk Özgün adınadır. M. Ali Ağca'nın fotoğrafını taşıyan pasaport hem sahteydi, hem de değildi. Bu da, Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nde bir memurun işbirlikçi olduğunun kanıtıydı (s. 36). Roques'in bu konuda eksik bıraktığı bilgileri kolaylıkla tamamlayabiliriz. Ağca'nın pasaportu, Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nden aynı dönem içinde alınan 14 sahte pasaporttan sadece bir tanesiydi. Pasaportları temin eden kişi ise, hapisten kaçtıktan sonra Ağca'yı evinde saklayan Susurluk'un baş aktörü Abdullah Çatlı'dan başkası değildi. Adı, Papa suikastına karışan ülkücü Mehmet Şener'in cebinde de bu pasaportlardan vardı. Pasaportların verildiği Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nün arşivinin bugün bile açıklanamayan bir şekilde yanması ve Susurluk mahkumu İbrahim Şahin'in o tarihlerde Nevşehir Emniyet Müdürlüğü kadrosunda oluşu, az rastlanır tesadüflerden biri değilse, çok şey anlatmakta.
Terpil&Wilson okulundan mezun: Lübnan'da, Beyrut'un güneyinde de bombacılar ve suikastçılar yetiştiren bir "Terpil-Wilson Yüksek Okulu" vardı. Bu okulun ünlü mezunlarından(!) birinin de adı Mehmet Ali Ağca idi. Terpil böyle bir eleman yetiştirmiş olduğu için o kadar gururlanmıştı ki, 1981 yılının haziran ayında Beyrut'ta bir basın toplantısı düzenleyip, dünya medyasına kimi yetiştirmiş olduğunu ilan etmişti (s. 160). Frank Terpil CIA'nın Türkiye sorumlularından biri olarak bilinir. Terpil ve yine bir CIA görevlisi olan Edward Wilson'ın tek işi 'terörist eğitmek' değildi elbette. Terpil-Wilson ikilisi, ''Inter Arms Corporation adlı silah şirketinden satın aldıkları silahları aralarında Türkiye'nin de bulunduğu bazı ülkelere el altından sattı. Bu silahların Türkiye'deki alıcısının MHP yöneticilerinden işadamı Murat Bayrak olduğu iddia edildi. Tüm MHP'li yöneticilerin 12 Eylül'den sonra tutuklanmasına karşın Murat Bayrak'a dokunulmaması ise son derece ilginç bir ayrıntı olarak hafızalara yerleşti.
Emanuela ile değiş tokuş edileceksin: 1985 yılının sonbaharında M.Ali Ağca'nın hücresinde yapılan bir aramada memurlar, gazete kupürleri dolu bir zarf bulurlar. Aralarında Amerikalı kadın gazeteci Claire Sterling'in Famiglia Cristina dergisine vermiş olduğu bir röportaj da vardır. Bayan Sterling kupürünün altına el yazısı ile Ağca'ya bir not düşmüş: Kimseye söyleme Emanuela ile değiş tokuş edileceksin (s. 108). 1983 yılında Ağca'yı serbest bıraktırmak için kaçırıldığı anlaşılan Emanuela Orlandi, Vatikan'ın davetiyelerini organize eden Ercole Orlandi adlı bir memurun kızıydı. Emanuela'dan bir daha hiç haber alınamadı. Ağca için kaçırılan Mirelle Gregori adlı genç kızın ise 1983'te öldürüldüğü ortaya çıktı. Ağca'nın ifadesine göre, Sterling, Emanuela ile değiş tokuş konusunu bir kez de mahkeme salonunda fısıldamıştı: Ağca yıllar sonra, Romalı yargıç Rosario Priore'nin yeni bir sorgusu sırasında, yanına sokulan kadın gazetecinin kendisine şunu fısıldamış olduğunu iddia eder: 'Hiçbir şeyi kabullenme, Emanuela ile değiş tokuş edileceksin!" (S. 156)
Paul Henze başrollerde: Gazeteci Claire Sterling, Ağca'ya "değiş tokuş" sözü vermesinin dışında başka bir üne daha sahipti. Ünlü Reader's Digest dergisinin muhabirlerinden olan Sterling, Papa suikastında 'Bulgar parmağı' iddiasını ortaya atan ilk gazetecidir. Tezin sahibi kuşkusuz Sterling değildi. Arka planda ipleri ellerinde tutan ise CIA idi. "Sayısız dünya ülkesinde milyonlarca tiraj yapan Reader's Digest dergisi Papa'ya suikastın hemen ardından Paul Henze'den bir istekte bulunur. Henze'den Papa II. Jean Paul suikastının perde arkasını inceleyip bir dosya hazırlaması istenir. Ancak Henze'nin Amerikan kamuoyunda daha çok CIA adamı olarak tanınması onları bu projeden vazgeçirir ve görev Claire Sterling'e verilir. Kadın gazetecinin CIA ile ilişkilerinin çok iyi olduğu meslektaşları arasında bilinmektedir. Paul Henze de yakın tanışıdır. Clair Sterling bu ilişkilerden gerçekten yararlanır. Henze akademisyen havasındadır, Sterling ise ateşli bir gazeteci rolünü üstlenmiştir" (s. 113). Ağca, yargılama başlandıktan kısa bir süre sonra Henze Sterling ikilisiyle senkronize biçimde, suikast sırasında Bulgar ajanlarının kendisine yardımcı olduklarını iddia etti. Bu ifade üzerine tutuklanan Bulgar Havayollarında görevli bazı kişiler, hapis de dahil bir sürü çile çektikten sonra aklanarak serbest bırakıldılar.
Dosyanın bir kopyası CIA'da: Başkan Ronald Reagan'ın soğuk savaş strateji uzmanı Michael Ledeen'in ise Papa suikastı sonrası rolü, Henze ile birlikte "Bulgar parmağı" tezinin fikir babalarından birisi olmakla sınırlı değildir. "Ledeen'i 1983 ekiminde Washington'da ziyaret eden bir İtalyan avukat masasının üzerinde o günlerde çok gizli olan dava dosyasından bir deste sorgu tutanağını görünce çok şaşırmıştı. Ziyaretçisinin bakışlarının nereye takılmış olduğunu fark eden Ledeen de gülümseyerek işaret parmağını dudaklarına götürmüştü" (s. 189).

  • PAPA'YA KOMPLO
    Valeska von Roques, Çeviren: Ahmed Arpad


  •  
    Şub
    10
        

    Davutpaşa'da denetim var, patronlar işçi saklıyor

    Davutpaşa'da denetim var, patronlar işçi saklıyor
    Davutpaşa'daki patlama sonrası tekstil sendikası üyeleri, sigortasız işçi çalıştırılmasının engellenmesi için eylem yapmıştı.
    09/02/2008 (181 kişi okudu)

     

    CEM MİRZANLI 

    İSTANBUL - Davutpaşa'da kaçak işyerindeki patlama sonucu 21 kişinin ölmesinin ardından dört koldan denetimler yapılıyor ancak bir işçinin anlattıkları 'aynı tas, aynı hamam' dedirtiyor: "Müfettiş gelince, patron bizi saklıyor. Yine sigortamız yapılmayacak..."
    Çalışma Bakanlığı'ndan 90 müfettiş ve Zeytinburnu Belediyesınden 50 kişilik zabıta ekibi bir haftadır bölgede denetimlerini devam ettirirken son iki gündür de Sanayi Bakanlığı müfettişleri ve Maliye denetçileri de bölgede çalışmalara başladı. İşyeri sahipleri, denetleyenler arasında koordinasyon eksikliği olduğunu ve denetimden iş yapamaz halde geldiklerini söylüyor.
    Davutpaşa'daki bir bıçak atölyesinde Maliye ekipleri çalışırken, atölye sahibi Avni Uysal, "Bize süre verdiler, eksiklerimiz tamamlamızı istediler. Sanayi Bakanlığı'ndan daha önce hiç gelmemişlerdi, biraz yadırgadım açıkcası" diyor. İsim vermeyen bir tekstil işyeri sahibiyse "Önceden ne gelen vardı ne giden. Şu anda her şeyimiz eksik" diyor.
    Maliye Bakanlığı'nın ekibinde görevli bir memursa dert yanıyor: "Bize kaçak diye ihbar geliyor. Gidiyoruz, kayıtlı olduğunu görüyoruz. Biz her yere yetişemeyiz ki. Sen bile oturduğun apartmanda üst komşunu tanımıyorsundur. Elimizden bu kadarı geliyor."
    İşçilerin anlattıkları da hayli ilginç. Plastik işçisi Ruhi Özdemir "Köprü yıkıldıktan sonra yol gösteren çok olur" diyor ve ekliyor: "Çalışma Bakanlığı'ndan müfettişler geldiğinde sordum '21 kişi ölmeden önce neredeydiniz' diye. Cevap veremediler."
    Adını vermeyen plastik işçisiyse "Denetim olsa ne olur, her taraf kaçak sigortasız çalışan işçilerle dolu" diyor, "Maliye'den geldikleri zaman patron 'kaçın' diyor. Maliyeci 'Sigortasız işçi var mı' diyor. Patron 'yok' deyince gidiyor."

    Dün de yangın çıktı
    Davutpaşa'da kaldırılan enkazın yakınlarındaki bir tekstil işyerinde dün çıkan yangın vatandaşlarda endişeye yol açtı. Gümuşsuyu Caddesi Cebeali Sokak'ta bulunan, tekstil ve ayakkabı atölyelerinin yer aldığı dört katlı binanın üçüncü katında başlayan yangın, kısa sürede büyüyerek, üst kata sıçradı. İtfaiye ekiplerince söndürülen yangın sonucu, binada hasar oluştu.



     
    Şub
    10
        

    Haberler  
    Resim
     ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KABUL EDİLDİ
    Resim ANKARA -  TBMM Genel Kurulunda, yüksek öğretimde başörtüsünün serbest bırakılmasını içeren anayasa değişikliği teklifinin tümü, 411 oyla kabul edildi.
    Teklifin tümünün gizli oylamasına, 518 milletvekili katıldı. Teklif, 103 ret oyuna karşılık 411 oyla kabul edilirken, 1 milletvekili çekimser kaldı. Oylamada, 2 oy boş çıktı, 1 oy da geçersiz sayıldı.
    Teklifle, anayasanın, ''Kanun önünde eşitlik'' başlıklı 10. maddesinin son fıkrasına, ''... ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında'' ibaresi eklendi. Bu değişiklikle madde, ''Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır'' haline geldi.
    Anayasanın, ''Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi'' başlıklı 42. maddesine ise ''Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir'' şeklinde yeni bir fıkra eklendi.

    "UMUDUMUZ ANAYASA MAHKEMESİ"

    Resim
    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, başörtüsü konusundaki anayasa değişikliğiyle ilgili olarak, ''Sadece biz değil Türkiye, Türkiye'nin hukuk birikimi, yargıçları, hukuk karşısındaki bütün otoriteleri bu gelişme karşısında bütün umutlarını Anayasa Mahkemesi'ne bağlamışlardır'' dedi.
    Mehmet Ali Birand'ın başörtüsü düzenlemesiyle ilgili sorularını yanıtlayan Baykal, 85 yıllık cumhuriyette ilk kez 71 yıllık laiklik ilkesiyle ilgili bir anayasa düzenlemesi denendiğini belirterek, "Bu bir son değildir, bir yeni sürecin kapısından girmeye başlamışızdır" diye konuştu.
    Baykal, Anayasa'ya gelmeden, bugüne kadar çeşitli yöntemlerle Türkiye'de laik toplum düzeninin, devlet anlayışının ciddi ölçüde tahrip edildiğini, ama ilk kez bunun Anayasa çerçevesinde bir düzenlemeye tabi olduğunu kaydetti.
    Baykal, 11 Şubat Pazartesi günü ''çatışmalı bir ortama'' uyanılacağını sanmadığını dile getirerek, "Türkiye'de bu düzenlemeyi birden bire toplumun çeşitli kesimlerinin birbirine karşı harekete geçeceği bir düzenleme olarak anlamak doğru değildir. Ama hiç kuşku yok, Türkiye'de gerilim yükselecektir.Daha teokratik bir toplum olmaya doğru hep beraber sürükleniyoruz. Yani 85 yıllık Cumhuriyet'ten bir anlamda çok önemli resmi, anayasal bir rövanş alınmaktadır. Tarih bunu bir önemli kırılma noktası olarak kaydedecektir" dedi.
    Süreç karşısında başvuracakları tek demokratik mekanizmanın yargı olduğunu belirten Baykal, Anayasa değişikliğinin Resmi Gazete'de yayımlanmasının ardından 10 gün içinde Anayasa Mahkemesi'ne başvurularını yapacaklarını bildirdi.

    ''VEBALİN ALTINDAN KALKAMAYACAKLAR''
    ResimDSP Genel Başkanı Zeki Sezer, ''AKP ve MHP'nin sorumsuz iş birliği sonucu, toplum inançlı-inançsız, kadınların türbanlı-türbansız, üniversitelerimiz türban yanlısı-türban karşıtı, kurumlarımız rejim yanlısı-rejim karşıtı olarak bölünmesine yol açılmıştır'' dedi.
    Sezer, AK Parti ve MHP'nin önerisiyle anayasa değişikliği teklifinin kabul edilerek, yeni ve tehlikeli bir süreç başlatıldığını belirterek şunları kaydetti:
    ''AKP ve MHP'nin sorumsuz iş birliği sonucu, toplum inançlı-inançsız, kadınların türbanlı-türbansız, üniversitelerimiz türban yanlısı-türban karşıtı, kurumlarımız rejim yanlısı-rejim karşıtı olarak bölünmesine yol açılmış, laik çağdaş cumhuriyete büyük darbe indiren bu tasarı ile ülkemiz, yeni ve tehlikeli bir ayrışmanın, kargaşanın ve kaosun eşiğine getirilmiştir. Toplumu uçurumun kenarına getiren bu tehlikeli sürecin acilen ve kesinlikle durdurulması için DSP'nin ortaya koyduğu bu sorumlu siyaset anlayışına kulaklar da zihinler de tıkanmıştır. Sorumsuz bu siyasetin mimarları Sayın Başbakan, partisi AKP ve ortağı MHP, bu vebalin altından kalkamayacaklardır.''

     44. Münih Güvenlik Politikası Konferansı
    ''AVRUPA'DA TERÖRE CİDDİ DESTEK VAR''

    Resim MÜNİH - Murat Muratoğlu bildiriyor - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, terör örgütü olarak ilan edilmesine rağmen bölücü örgüt PKK'nın Avrupa'da ciddi destekler gördüğünü belirterek, ''İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan teröristler ne yazık ki Türkiye'ye iade edilmemekte ve bu teröristler Avrupa'da serbest bırakılmaktadır. Terör örgütü olarak ilan edildiği halde, bu teröristlerin serbest bırakılmasını anlamakta zorluk çekiyoruz'' dedi.
    Erdoğan, bölücü örgüte yönelik operasyonların terör bitene kadar devam edeceğini de söyledi.
    Başbakan Erdoğan, 44. Münih Güvenlik Politikası Konferansı'nın açılışında yaptğı konuşmada öne çıkan ifadeler ana başlıklarıyla şöyle:
    * ''İnterpol tarafından Kırmızı Bültenle aranan teröristler ne yazık ki Türkiye'ye iade edilmemekte ve Avrupa'da serbest bırakılmaktadır. Terör örgütü olarak ilan edildiği halde, bu teröristlerin serbest bırakılmasını anlamakta zorluk çekiyoruz.''
    * ''PKK ile mücadelemiz, çok açık net... Zaman zaman bize soruyorlar (ne zaman bitecek bu operasyonlar?) diye, terörle mücadeleyi kazanana kadar, sona erdirinceye kadar.''
    * ''Şimdi yapılması gereken, terör örgütünün paravan kuruluşlarının kapatılması, mali kaynaklarının kesilmesi, propaganda imkanlarının ortadan kaldırılması, teröristlerin iade edilmesi gibi konularda daha süratli ve etkin iş birliğine gidilmesidir.''
    * ''Türkiye'nin, Irak'a ait toprakların tek bir karışında dahi gözü yoktur. Esasen, Irak'ın toprak bütünlüğünün, ulusal birliğinin korunmasına en güçlü desteği veren ülke de Türkiye'dir.''

     TERÖRİST KARATAŞ ÖLDÜ İDDİASI

    Resim ANKARA/BRÜKSEL - İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan terör örgütü DHKP-C'nin ele başı Dursun Karataş'ın öldüğü iddia edildi. Uzun süredir kanser tedavisi gören Karataş'ın ölümünün örgütte meydana gelebilecek çekişmeden dolayı gizli tutulduğu öne sürüldü.
    Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, Brüksel'de önemli ve ciddi bir tedavi merkezi olan Chirek Nükleer Tıp Servisi'nde uzun süredir kanser tedavisi gören Dursun Karataş yaşamını yitirdi. Karaciğer kanseri olan ve vücudunun diğer organlarına da yayılan hastalık sebebiyle Belçika'da tedavi gören Karataş'ın söz konusu tıp merkezinde takma isimle tedavi gördüğü kaydedildi.
    Dursun Karataş'a yaklaşık 7 yıl önce kanser teşhisi konulmuştu.

     ''BAĞIMSIZLIK VE LAİKLİK MİTİNGİ''

    Resim ANKARA - 76 sivil toplum örgütü tarafından organize edilen ''Bağımsızlık ve Laiklik Mitingi'', Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen grupların da katılımıyla Ankara'da yapıldı.
    Sıhhiye Meydanı'nda düzenlenen miting, saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başladı. Mitingde, Faruk Demir ve Sadık Gürbüz de konser verdi.
    ''Düzenleme Komitesi'' adına konuşan Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Başkanı Şenal Sarıhan, ''türbanla ilgili düzenlemelerle laiklik ilkesinin ortadan kaldırılması ve bir İslam Devleti kurulmasının hedeflendiğini'' öne sürerek, ''meydanda bulunanların Cumhuriyet'in gerçek sahipleri olduğunu'' ifade etti.
    Sarıhan, ''Türbanın siyasi simge olduğunu kabul edip Anayasa'yı delik deşik etmeye çalışıyorlar. Bu, hukuk dışı bir davranıştır. Yapılmak istenen Anayasa'nın kendisine ihanettir. Kanuna karşı hiledir. Anayasa Mahkemesi bunu görecektir'' dedi.
    Mitinge, SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz ve bazı CHP milletvekilleri de katıldı. Sıhhiye Meydanı'ndaki miting olaysız şekilde sona erdi.

     AA'DAN BİR HATIRA ORMANI DA MERSİN'E

    ResimMERSİN - Anadolu Ajansı (AA) ile Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) Erozyonla Mücadele ve Ulusal Ağaçlandırma Projesi kapsamında, Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Dr. Hilmi Bengi'nin de katıldığı törenle, Mersin'de ''Hatıra Ormanı'' kurdu.
    Mersin Valisi Hüseyin Aksoy, merkeze bağlı Arslanköy yolunda 400 bin metrekarelik alandaki Hatıra Ormanı'nın oluşturulması nedeniyle düzenlenen törende, gelişen teknoloji ve artan nüfusun dünyadaki dengeleri değiştirmeye başladığını, sürdürülebilir kalkınma için toplumun tüm kesimlerinin duyarlılığına ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
    Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Hilmi Bengi ise çevrenin ağaçlandırılmasının öneminin artık herkesçe bilindiğini, bu kapsamda Anadolu Ajansı'nın da üzerine düşen görevi yerine getirmeye özen gösterdiğini ifade etti.

    Haberin ayrıntısı >>>



     
    Şub
    02
        



    Boşnak yönetmen Jasmila Zbanic’in ilk uzun metrajlı filmi Grbavica: Esma’nın Sırrı, savaştan sonra Saraybosna’nın Grbavica

     

    mahallesinde, kızıyla hayata tutunmaya çalışan dul bir kadının yaşamını yansıtan çarpıcı bir yapım. Geçtiğimiz yıl Berlin Film

     

    Festivali’nde Altın Ayı ödünü kazanan film, savaş sonrası acı ve korkularını sade ve etkili bir biçimde anlatıyor…

     


    Savaş sonrası Saraybosna…

     

     

    Esma 12 yaşındaki kızıyla kentin Grbavica mahallesinde yaşamaktadır.

     

     

    Babasının savaşta şehit olduğuna kızını inandırmıştır. Yoksulluk ve yalnızlık içinde kızını büyütmeye çalışan Esma, bir gece kulübünde

     

    garson olarak çalışmaya başlar.

     

    Savaşın yaralarını sarmak için, bir yandan da düzenli olarak kentte dul kadınların katıldığı rehabilitasyon merkezine gider.

     


    Bir gün kızı, sınıf arkadaşlarıyla okulun düzenlediği geziye katılmak ister. Geziye ücretsiz olarak katılabilmesi için de babasının savaşta

     

    şehit düştüğüne dair bir belgeye ihtiyacı vardır.

     

    Esma, kızına böyle bir belge olmadığını söylediğinde de yıllardır sakladığı sırlar yavaş

     

    yavaş ortaya çıkmaya başlar…

    Türkce dublaj







    http://rapidshare.com/files/67627573...part1.rar.html

    http://rapidshare.com/files/67629828...part2.rar.html

    http://rapidshare.com/files/67629547...part3.rar.html

     

    Pas :www.turkafrm.org dir

    Standart Grbavica - Esma'nın Sırrı - 2006 - Orj Dvd'den MP4 / Bol ödüllü müthiş bir film
     

     



     
    Şub
    02
        
    teâruf | 02 Şubat 2008 23:02 | etiket:  




    CAPS:





















    imdb puanı : 6.3/10
    Yapım : 1998, ABD
    Tür : Dram / Fantastik
    Yönetmen : Brad Silberling
    Senaryo : Dana Stevens, Wim Wenders
    Oyuncular : Nicolas Cage, Meg Ryan, Dennis Franz, Andre Braugher, Robin Bartlett
    Yapımcı : Charles Roven, Dawn Steel
    Görüntü Yönetmeni : John Seale
    Müzik : Gabriel Yared
    Süre : 1 saat, 50 dk.
    DVDRIP
    Alt Yazı Klasörün İçersindedir




    ÖZET:

    Filmde Nicolas Cage, Los Angeles üzerinde gezinen ve kalp cerrahı Dr. Maggie Rice'la karşılaşan melek Seth'i canlandırıyor. Dr. Rice, bir hastanın nedensiz bir şekilde ameliyat masasında saybetmiş, kendine güveni altüst olmuştur. Seth, her ne kadar ölen hastaya yardım için orada olsa da, kendine güvenini tekrar kazanmasına yardım etmek istediği Maggie'den etkilenir. Maggie'in güvenini kazanmasını sağlarken ona aşık olur ve hep izleyip hiç yaşamadığı dünyevi hayata kavuşmanın yollarını aramaya başlar.



    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part1.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part2.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part3.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part4.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part5.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part6.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part7.rar
    City_Of_Angels_www.turkafrm.org___emre.part8.rar
     
     

    Rar Pass : www.turkafrm.org

    Standart City Of Angels - Melekler Şehri [1998]